top of page
ANA SAYFA

MiSPATiM......................................

Haftanin Perasa'si MISPATIM:
MISPATIM Perasa'sinda kanunlar ve cezalari Belirtilmistir.
Bir insanin mulkune zarar vermek olmaz diyor ve Malini Atese verip yakarsiniz cezasini cekersiniz deniliyor.Bu yalnizca Birisinin malina mulkune Benzin Dokup yakmakla yetinilmiyor,Anlami sadece oyle degildir,Mesela Sokak ve cadde'de veya Yesillik alanda,Elinizdeki Sigara izmaritini Yanmis olarak Atmakta bu suca giriyor,Atilan Sigara izmariti Yangin cikarabilir vede Buyuk zararlar verebilir,Vede Yazarki;Birisinin Vucuduna zarar verirseniz cezasi cekersaeniz vede cezalari anlatiliyor,Bu Yalnizca birisinin Gozunui sisirmek,Veya Vucudunun herhengi bir yerine Zarar vermekle Kalmiyor,Baska anlamida Sudur;Mesela Elinizdek Bir Mesrubat sisesini Cadde veya sokaga firlatirsaniz,Birisi buna takilabilir vede Dusebilir Dolayisi ilede Bir yerini kirabilir veye incitebilir,Hatta Bazilari Sokak ortasina veya Kaldirimlara Su doker,Her an birisi bu suya basar ve kayabilir vede Dolayisi ilede bir yerini kirabilir.
Kisacasi,bu hafta okuyacagimiz Mispatim Perasa'sindaki kanunlarin ve cezalarinin icine yukaridaki belirtilen hareketler de dahildir.
Shavua Tov.

ATEŞİN KONTROLDEN ÇIKMASI

Bir Ateş Kontrolden Çıkıp Dikenlere Sıçrarsa ve Buğday
Balyaları, Biçilmemiş Buğday Veya Tarla [Yanıp] Tükenirse,

Ateşi Yakan, [Zararı] Kesinlikle Ödemelidir

(Şemot 22:5).

Bu haftaki peraşamızda Tora kanunlarını açıklamaya başlar
ve türlü zararların tazminatından bahseder. Bu zararlardan
biri de ateş ile verilen zararlardır.
Toramız’ın bilindiği gibi dört farklı yüzü vardır. Peşat
yani basit anlamına göre Tora bu pasukta insanın
bahçesinde yaktığı ateşi korumasız bir şekilde bırakıp
gitmesi ve sonucunda bu ateşin komşuya da zarar
vermesi ile oluşan zararın tazminatından bahsetmektedir.
Bu pasuğun basit anlamının dışında bir de remez yani
manalı bir şekilde ateşe benzetilen tartışmadan ve
kavgadan bahsedilmektedir. Öncelikle iki taraf ikisi için de
önemli olduğunu düşündükleri bir şey için tartışır.
Tartışma dozunu arttırdıkça sesler yükselir ve birden bire
kavgaya dönüşüverir. Tartışan taraflar bu konunun yüz

1

ÖZEL GÜNLER YERUŞALAYİM İSTANBUL RAANANA
22 ŞUBAT ÇARŞAMBA
ROŞ HODEŞ ADAR

KABALAT ŞABAT:16:51
MOTSAE ŞABAT: 18:04

KABALAT ŞABAT: 18:22
MOTSAE ŞABAT: 19:24

KABALAT ŞABAT: 17:07
MOTSAE ŞABAT: 18:06

ATEŞİN
KONTROLDEN
ÇIKMASI

Rav Zamir
Kohen

ALAHA
BÖLÜMÜ
KÖKLERİMİZE
YOLCULUK

HAYATTAN
HİKAYELER
KENDİN İÇİN
DUA ET!

EŞET HAYİL

üstüne çıkmasından dolayı sevinmektedirler. Böylece karşıdaki kişi bu
konunun kendisi için ne kadar önemli olduğunu daha iyi idrak edebilecektir.
Bu durumda ateş dikenlere sıçramakla kalmamakta ve iki tarafın da ateşin
zarar vermesini kesinlikle istemeyecekleri yerlere ulaşmaktadır. O güne kadar
can dostu olan bu iki kişi, bir ateş nedeniyle birbirlerine düşman olmuşlardır.
Tora da bu durumu şöyle karara bağlar — ateşi yakan zararı kesinlikle
ödemelidir. Yani en başta öfkesine hakim olması gereken ve bunu yapamadığı
için can dostuyla düşman olan kişi bu cezayı karşılamalıdır.
Dünyaya gelmiş en zeki kişi olan Kral Şelomo öfkesine hakim olamayan kişi
akılsız kişi olarak adlandırır — “çünkü öfke akılsızların bağrında barınır” (Koelet
7:9). Öfke akılsız kişilerin bağrında barınacak kadar yakındır ve her sorunu
çözmekte kullanabilmek için ilk çözüm olarak öfkesini kullanmaktadır.
Peki hayatının birçok alanında son derece başarılı olan, duvarları başarı
belgeleriyle dolan bu kişiler neden Kral Şelomo tarafından akılsız diye
adlandırılmaktadırlar? Çünkü bu kişiler kontrolsüz öfkelerinin ne sonuçlara
gebe olacağını dahi görememektedirler. O anda içinden geçtiği gibi
davranmakta ve çevresindeki kişiler ve özellikle ailesi bundan sürekli
çekmektedirler.
Peki insan gerçekten de doğru bir sebep nedeniyle öfkelendiğinde ne yapması
gerekir?
Öfkesine hakim olamayan kişi Tora öğrenmeli ve insan psikolojisini en iyi
şekilde bilen hahamlarımızın öğretileri sayesinde kontrol altına almayı
başarabilecektir. Tora’nın kutsal ışığı kişinin yüreğine işleyecek ve ona ilahi bir
mutluluk verecektir. Hahamlarımızın ahlak eserleri bize dünyevi hayatın ne
denli geçici olduğunu daha derin bir şekilde öğretecek ve hayatta yaşadığımız
her türlü çelişkilere, zorluklara en doğru rehberliği yapacaktır. Kral Şelomo
şöyle demiştir, “Ahazek bemusar, al teref. Nitserea, ki i hayeha — ahlakı sıkı
tut; onu bırakma; onu koru; çünkü o senin hayatındır” (Mişle 4:13). İnsan her ne
kadar ahlak eserlerini sıkı bir şekilde öğrendiyse bile, onları hayatı boyunca
elinden bırakmamalıdır. Onu vücudu için gereken bir oksijen tüpü gibi

2

korumalıdır. Kişi bu şekilde davrandığı takdirde çok yakın bir zamanda
sakinleşmeye başlayacak ve huzur dolu bir hayata ve çevreye sahip olacaktır.

ALAHA ÖĞRENİMİ VAROLUŞUMUZUN TEMEL ŞARTIDIR

Bu haftaki peraşamızda, geçen hafta Tora’nın verilişinin anlatılmasından sonra
Tora’nın kanunları anlatılmaya başlanır. Bizler de iyi bir Yahudi olmak,
geleneklerimizi gelecek nesillere aktarabilmek ve daha da önemlisi hiçbirini
ihlal etmeden uygulayarak bu dünyadaki görevimizi en iyi şekilde
tamamlamak için her kanunu detaylarıyla öğrenmemiz gerekir.
Alaha öğrenme konusunun en ciddi olduğu alanlardan biri de Şabat
kurallarıdır. Tora Şabat’ın ihlalinin Yom Kipur’u ihlal etmekten dahi daha ciddi
olduğunu yazmıştır. Hafets Hayim dünyaca ünlü Mişna Berura adlı eserinin
girişi yazısında Şabat kurallarını öğrenmeyen kişi için çok iyi bir segula
vermiştir — o da yüzde yüze yakın bir şekilde Şabat’ı ihlal edeceğidir. Şabat
kurallarını öğrenmeyen bir kişi, sabahtan akşama kadar Youtube’dan Şabat’ın
önemi hakkında ve diğer konular ile ilgili ahlaki sohbetler dinlemesinin neye
faydası olur?!
İnsan yolda giderken bir çukura takılır ve takım elbisesi yırtılır. Hemen çukuru
açan kişiye gider ve ondan yırtılan elbisesinin ücretini talep eder. Hatta ona
okuldayken öğrendiği Mişna’yı da söyler — “Arbaa Avot nezikin — şor, bor... —
Dört farklı zarar çeşidi vardır: boğa, çukur...” İşte çukur da bu zarar veren
maddelerin arasındadır ve çukurun sahibi zararı ödemelidir. Çukurun sahibi
de karşısında çığlık çığlığa bağıran ve bir türlü sakinleşmeyen adamı görür,
elini cebine atar ve zararı karşılar. Aradan yıllar geçer ve takım elbisesi yırtılan
adam vefat ettikten sonra Yüce Mahkeme’nin huzuruna gelir. Defteri açılır ve
hırsızlık yaptığı yazılıdır. Adamcağız (!) korkudan küçük dilini yutar ve
“hırsızlık mı? Hayatımda bana ait olmayan bir şeyi almadım?” der. Adamın
defterine bakarlar ve “Çukurun sahibinden hakkın olmayan takım elbisenin
ücretini aldın” derler. Adam bu sefer küçük dilini tamamıyla yutar ve
“baksanıza bana siz? Burası gerçekten de İlahi Mahkeme mi? Adam yolun
ortasında çukur açmış ve benim yepyeni takım elbisem paramparça olmuş ve bu
nedenle bir üzerine ona hediye mi verseydim?” İlahi Mahkeme de adamın bu
savunmasına karşı ona şöyle diyeceklerdir, “Eğer sadece Mişna ile yetinmeyip
bir de ardından Talmud öğrenseydin, Tora’da yazan ‘oraya boğa ve eşek
düştüğünde’ pasuğundan eşyalara gelen zararların karşılanmasından
muaf olunduğunun öğrenildiğini bilirdin.”
Öğrendiğimiz bu bilgi ile Talmud’daki (Berahot 5a) öğretiyi açıklayabiliriz —
insan başına sıkıntılar geldiği zaman iç hesap yapmalı ve Tanrı ile insanlara
karşı olan davranışlarının bilançosunu çıkartmalıdır. Eğer bütün davranışları

3

kusursuzsa, sıkıntıların gelme nedenini Tora öğrenimini gerektiği kadar
yapmamasına bağlamalıdır.
Talmud bize başımıza gelen sıkıntılara bambaşka bir bakış açısı
göstermektedir. Bir çoğumuz, hepimizden uzak olsun, bir hastalık durumunda
öncelikle doktorun yolunu tutarız. Arkadaşlarımıza ve yakınlarımıza en iyi
profesörün nerede olduğunu sorar, birkaç doktordan fikir almaya çalışırız.
Ancak bu gibi durumlarda yapmamız gereken bir şey daha vardır — o da
davranışlarımızı kontrol etmemizdir.
Eski dönemlerde insanlar çok yüksek seviyelerdeydiler ve başlarına gelen
sıkıntıların nedenini az çok bilebiliyorlardı. Ancak günümüzde, hele sosyal
medyanın ve akıllı telefonların daha da akıllanmalarıyla biz içine düştüğümüz
sıkıntıların nedenini anlayamayacak duruma geldik. Bu nedenle kişi Tora
öğrenimini arttırmalı, davranışlarından dolayı teşuva yapmalı ve üzerine bir
yükümlülük almalıdır. Her sabah Mode Ani söylemeyen birisi Mode Abi
söyleyerek güne başlamalıdır. Tefilin takmayan birisi her gün tefilin takmalı,
Kaşerut veya Şabat kurallarına daha fazla riayet etmelidir. Böylece başına
gelen sıkıntının fiziksel bir problem olmadığını ve göklerden kendisine
gönderilen mesajı anladığını gösterecektir. Öte yandan kişi bu mesajı anlamak
yerine bir moksipen alıp konuyu kapatmaya çalışırsa, hahamlarımızın mesajını
anlamadığını gösterecektir.
Rav Yerahmiel Kram bu konuyu şöyle bir benzetme ile betimler. Adamın biri
yeni bir araba alır ve benzinini doldurduktan sonra yola çıkar. Bir süre sonra
arabanın yağı bitmeye başlar ve araba sinyal verir. Ancak adam bunu benzinin
bitmesi olarak yorumlar ve benzin alır. Bir süre daha arabayı sürer ve sinyal
tekrarlanır Adam durumu anlayamaz ve tekrardan benzin doldurur. Araba
gidiyordur ama sinyal gitmemektedir. Sonunda araba yağın tamamıyla bitmek
üzere olduğunun sinyalini vermeye başlar. Araba sahibi de daha fazla
dayanamaz ve soluğu arabayı tamir ettirmeye götürmek yerine onu
elektrikçiye götürür ve sinyali veren kabloyu sökmesini ister. Elektrikçi de çok
saf birisi olacak ki, araba sahibinin isteğini yerine getirir ve problem çözülür.
Ama asıl problem kökünde hala devam etmektedir. Adam arabasına biner ve
bir süre sonra araba daha fazla bu eziyete dayanamaz ve motoru yanar. Araba
kullanılamayacak hale geldikten sonra kontrole götürülür ve ne bir yağı
kalmıştır, ne de suyu.
Sonuç olarak hepimiz mümkün olduğunca her gün alaha öğrenmeye ve
davranışlarımızı her gün bir adım daha iyileştirmeye çaba göstermeliyiz. Alaha
öğrenerek her gün Tanrı’ya bir adım daha yaklaşmak için bir anahtara daha
sahip oluruz. Kral David’in de dediği gibi, “Vaani kirvat Elokim li tov — benim
için en iyisi olan Tanrı’ya yakın olmaktır” durumuna yükseliriz. Tanrı’nın İsteği
ömürümüz boyunca O’na yakın olmamız ve ilişkimizi her zaman en iyi şekilde
koruyabilmemiz olsun — Amen!

4

ZEKİ HIRSIZLAR

SORU:
Reuven, Şimon’un dükkanında satıcı olarak çalışmaktadır. Dükkanda
hediyelik eşyalardan saf gümüş eşyalara kadar her şey satılmaktadır.
Adamın biri dükkana girer ve herkesin gözünü kamaştıran bir
Hanukiya’nın fiyatını sorar. Sonra da onu elinde tutmak istediğini söyler.
Tam da Hanukiya’yı incelerken birden bire seri bir şekilde dükkandan
koşarak ayrılır. Reuven de adamın arkasından koşar.
Reuven koşmakta ve her yaklaştığı anda hırsız biraz daha
hızlanmaktadır. Reuven koşmakta ve onu bir türlü yakalayamamaktadır.
Birkaç dakika süren koşuşturmacanın ardından hırsız anlaşılmaz bir
şekilde Hanukiya’yı yere atar ve oradan uzaklaşır. Reuven ani bir frenle
durur ve Hanukiya’yı yerden kaldırır. Sonunda Hanukiya sahibine geri
dönmüştür. Reuven koşuşturmacanın galibi edasıya dükkana geri döner.
Ama dükkanında da onu hiç beklemediği bir sürpriz ile karşılaşır.
Reuven Hanukiya’yı kurtarmaya çalışırken dükkanına bir grup hırsız
daha girmiş ve dükkanındaki değerli ne kadar eşya varsa hepsini
çalmışlardır. Hırsızlar iki grup halinde gelmişlerdir; ilk kişi dükkan
sahibini dükkandan uzaklaştıracak ve diğerleri de işlerini sessiz ve sakin
bir şekilde yapacaklardır.
Bu durum üzerine dükkanın asıl sahibi Şimon gelir ve Reuven’den
dükkanına gelen zararı karşılamasını talep eder. Alahaya göre Şomer
sahar — ücretli bekçi hırsızlık ve kaybolma durumlarında zararı
karşılamakla yükümlüdür. Öte yandan Reuven ise kendisinin hırsızın
peşinden koşmaya mecbur kaldığını ve dükkanı başı boş kalmasıyla ilgili
olarak da çaresizdir.
Hak kiminledir?
CEVAP:
Reuven dükkandan çalınan Hanukiya’yı geri getirmek için koşması gereklidir.
Dükkanı kapatacak zamanı yoktur. Bu nedenle her normal insanın yapması
gerektiği gibi davranmış ve hırsızın peşinden koşmuştur. Cüzdanı çalınan ve
koşan birisini gören kişi de aynı şekilde davranır ve cüzdanını kurtarmaya
çalışırdı.

5

Bu nedenle bir yere hırsız girdiğinde onu öldürmeye dahi izin verilir. Çünkü
hırsız insanın parasını önüne gelen saçmayacağını, hatta onu korumak için her
şeyi yapacağını, hatta kavgaya bile girişeceğini bilir. Bu yüzden hırsızlığa
hazırlıklı gelir ve cebinde silah dahi olabilir. Hırsızın girişi, insanın canını
kurtarmasını gerektiren bir durumla eş değerdedir.
Aruh Aşulhan şöyle der, “Eğer bir şehirde ücretli bekçilerin koruma şekilleri
biliniyorsa ve bekçi de gerektiği gibi koruduysa, meydana gelen zararları
karşılamaktan muaftır. Aynı şekilde kendisine koruması için bir eşyayı emanet
ettiğinde, eşya, emanet edilen kişinin bulunduğu yerde çaresiz kaldığı bir
durumda çalındıysa meydana gelen zararı karşılamaktan muaftır.” Aynı şekilde
bizim sorumuzda da, böylesi gösterişli bir Hanukiya dükkandan çalındığında
Reuven’in dükkanda kalmasını bekleyemeyiz. Bu nedenle Reuven dükkana
gelen zararı karşılamaktan muaftır.

KÖKLERİMİZE DOĞRU BİR YOLCULUK

(BİRİNCİ BÖLÜM)

Eşimle benim her zaman yurt dışına çıkma arzumuz vardı. Bu bizim için uzun
zamandır gerçekleşmesini beklediğimiz bir rüya gibiydi. Türlü nedenlerden
dolayı düğünümüzden beri bunu bir türlü gerçekleştiremedik.
Günlerden bir gün bir kaçamak yapmaya ve daha fazla düşünmeden hayata
geçirmeye karar verdik. Yönümüz İtalya’nın soğuk kuzey bölgesiydi.
Havaalanının kuzey bölgesinde olmasını umuyorduk. Bu ulaşımımızı çok daha
fazla kolaylaştıracaktı. Ancak daha yola çıkmadan ilk problemle karşılaştık.
Dönüşümüz kuzey bölgesindeki havaalanından değildi ve bu da planlarımızı
alt üst etmeye yetiyordu.
Seyahat acentesi olarak çalışan bir arkadaşımla konuştum ve bana son anda en
ucuza bilet bulabileceğim birkaç yerin telefonunu verdi. Her ne kadar ücret
için gereğinden fazla fedakarlık yaptıysam da, artık bu hazırlık sürecinin tatlı
bir sonla tamamlanmasını istiyordum. İlk açtığım telefonda olumsuz cevap
aldıysam da, bana iki saat sonra geri döneceklerini söylediler. Gerçekten de iki
saat sonra telefon geldi ve hem gidişin hem de dönüşün aynı havaalanından
olmasını sağlayabildim. Ancak bana öyle bir fiyat verdi ki, şimdiye kadar
araştırdığım fiyatlardan çok daha yüksekti. Ama yapacak bir şeyim yoktu; aynı
havaalanından geri dönebileceğim tek uçak buydu. Aceleden bilete bile
bakamadım. Can dostum havaalanı ve oradaki işleyişler hakkında son derece
bilgisiz olduğumuz için bize yardımcı olmaya dahi geldi. Havaalanına
geldiğimizde arkadaşım biletleri görmek istedi. Önce biletlere sonra da bize
baktı ve “dönüş uçağınız Roma’dan kalkıyor” dedi. Böyle bir şey olamazdı. Her
şeyi ayarlamıştım ve dönüşümüz de aynı havaalanından olacaktı. Ben de

6

hemen seyahat acentesini aradım ve tabii ki onlar da beni bir çalışandan başka
bir çalışana aktardılar. Tüm bunlar biz check in yaparken gerçekleşti. Sonunda
acentenin müdürü haklı olduğumuzu ortaya çıkardı ve bize Roma’ya giden
hızlı trende bilet ayarlamak istediğini söyledi. Ama bu teklif bizim işimize
yaramıyordu. Çünkü gezmeyi planladığımız başka yerler vardı.
Bizim de sonuçta yapabilecek başka bir şeyimiz yoktu. Seyahat acentesi bizi
Roma şehriyle, güzellikleriyle ve gezilebilecek yerlerini anlatarak teselli
etmeye çalıştı.
Gezimize başladık. Her şey planladığımız gibi gitti. Haftasonumuzu
Venedik’teki Habad evinde misafir olacaktık. Venedik şehri tam anlamıyla bize
kollarını açtı ve birçok turist vatandaş ile karşılaştık. Şabat sabahı dua
bittikten sonra üzerimizde talletlerle sinagogdan çıktık. Habad ravının yanına
gittim ve onunla konuşurken yanımıza yaşlı bir adam geldi ve Yahudi
müzesinin açık olup olmadığını sordu. Biz de ona kapalı olduğunu söyledik.
Habad ravı da nezaketle bir o kadar da seri bir şekilde, “acaba siz Yahudi
misiniz?” diye sordu. Adam da “hayır, ben sadece tarihi eşyalar görmeyi çok
severim” dedi. Yanımızda Holokost ile ilgili bir anıt vardı ve yaşlı adam
üzerindeki isimleri okumaya başladı. Biz sohbetimizi bitirdiğimizde o hala
anıta bakıyor ve isimleri inceliyordu. Adamla sohbete giriştim. Çok entel
birisiydi ve sonunda el sıkışarak birbirimizden ayrıldık.
Pazar günü Venedik’ten ayrıldık ve eve dönmemize iki gün kaldı. Hızlı tren ile
birkaç saat süren yolculukla Roma’ya gitmek zorundaydık. Tam anlamıyla
hayal kırıklığına uğradık. Dolomit dağlarını görmeyi çok istiyorduk ve tüm
gezimiz o yönde ayarlanmıştı. İtalya’daki Alpler bize göz kırpıyorlardı. Ancak
yönümüz Roma’ydı. Roma’ya uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bitkin bir
şekilde geldik. Roma’ya gelir gelmez taksi şoförleri üzerimize çullandılar.
Geldiğimiz yer öyle bir yerdi ki, İtalya’nın en zengin ve kültürlü insanların
yaşadıkları bölgeden çıkıp, çingenelerin, sadaka peşinde koşan insanların bir
arada bulundukları, İngilizce’nin bile bilinmediği bir yere düşüverdik.
Roma’ya gideceğimize yönelik hiçbir hazırlık yapmadığımız için, kimse de bizi
böyle bir durumla karşılaşacağımız konusunda uyarmadı. Tüm bu karmaşa
içerisinde elinde valiziyle gezen ve gözüme tanıdık gelen birisini
görüveriyorum. Bu adam Venedik’te Holokost hakkında sohbet ettiğim yaşlı
kişiydi. Tanıdık bir sima ile karşılaşmak beni rahatlatmıştı. Hemen yanına
gittim. Adam beni gördüğüne şaşırmıştı. Elimi sıktı ve sırtıma dostça vurdu.
Ona başımıza gelenleri anlattım ve hemen bize yardım etmeye seferber oldu.
Bizi kalacağımız otele yönlendirdi ve mutlu bir şekilde Romalı olduğunu
bildirdi. Roma’yı avucunun içi gibi biliyordu ve bize Roma’yı gezdirmekten
büyük bir zevk duyacağını bildirdi.

7

Ertesi sabah hemen bizi aradı ve saat kaçta hazır olacağımızı sordu. Eşimle
birbirimize bakıştık; acaba bu adama güvenebilir miydik diye düşünmeye
başlayacaktık ki, Albert adlı bu adam bizi lobide beklediğini söyledi. “Hadi gel
gidelim" edasıyla baktım eşime. Lobiye indik ve kendisine tüm bu geziyi
yaptırmaktan kendimi rahat hissetmediğimi belirttiysem de, o oralı bile
olmadı ve onun düşüncesine göre İtalya’nın en güzel şehrini bize
dolaştırmaktan keyif duyacağını söyledi.
Albert gerçekten de sohbeti keyifli olan birisiydi. Bizi her yere götürdü ve her
yeri sabırla sakinlikle anlattı da anlattı. Özellikle Eski Şehir’e geldiğimizde bir
Yahudi olarak çöken ve dağılan devasa Roma imparatorluğu görmek benim
için bambaşka bir anlam kazandı. Hele Titus’un Zafer Kapısı’na geldiğimizde,
devasa Roma kültürünün ne olduğunu bir kez daha idrak ettik. Tüm bunların
binlerce yıl önce olduğunu ve gerçekleştiğini anlamak, tüm bu güç ve kapıda
vurgulamayı seçtikleri şey, Yeuda'dan gelen ganimetler ve sürgünlerdi. Roma
gezimiz boyunca, Yahudilerin hikayesini tekrar tekrar anlatan kabartmalar ve
heykeller gördük ve onlar için hiçbir şeyin Ortadoğu kıyılarındaki bu küçücük
nokta kadar değerli olmadığı fikrine kapıldık.
Tüm bunları görenler, bir Yahudi’nin değerini daha iyi anlıyorlardı ve
keşfettikçe daha da çok şaşırıyorlardı. Biz Yahudi olarak dünyaya saçılan bir
ışığız.
Roma’nın her yerinde Yahudiliği ve yaptıklarını görmek hissetmek mümkündü.
Albert de buna katıldı ve bunun Roma'nın gurur duyduğu şey olduğunu ve
kesinlikle Yahudilerin tarihin başlangıcından beri var olduklarını tekrarladı.
Tüm bunlar olurken, birden bire İsrail’den bir mesaj aldım — Maran Rav
Ovadya Yosef vefat etti. Bu hem eşim, hem de benim için büyük bir şaşkınlıktı.
Önderliğini yaptığı hareketin içinde olmasam da, o İsrail'de bir dev, temel
direklerden biriydi. Ona hayrandım ve o anlarda tek istediğimin orada,
Kudüs'te olmak, kazanmak ve cenazeye katılmak, ona veda etmek olduğunu
hissettim. Hasta olduğunu bilmeme rağmen böyle bir şeyin gerçekleşemezdi,
olamazdı böyle bir şey. Artık çobansız bir sürü gibiydik. O Maşiah’ı
karşılayacaktı ve ben bunları düşünürken birden bire gözyaşlarına boğuldum.
Albert çok şaşırdı. Ona her şeyin yolunda olduğunu işaret ettim. Ağlamak, dua
etmek ve kısmen rahatlamak için birkaç dakikamı ayırdım. Robert'a Haham
Ovadya'nın kim olduğunu ve neler olduğunu anlattım. Tepkinin gücü
karşısında şok oldu. İsrail'de ve genel olarak Yahudi dünyasında olup
bitenlerle ilgilendi ve anlamaya çalıştı.
Bizi Yahudi mahallesine, Roma'nın en özellerinden biri olan antik ve güzel
sinagoga götürmeye karar verdi. Orada daha fazla bağlantı kurabileceğimi
düşündü; haklıydı da. O anlarda Yahudi köşeme ihtiyacım vardı. Hristiyanlığın

8

ve ahlaksızlığın tüm sembolleriyle karşı karşıya kaldığımda, sinagog benim için
gerçek bir kurtuluş, içimden geçen tüm duyguların çıkış noktasıydı. Yandan
baktığımda, bir Yahudi olmayan birinin, başında biz Yahudiler’in giydiği
şapkayla salonun önünde konsantre olduğunu görmek komik geldi.
Oradan ayrıldığımızda gözlerindeki ışıltıyı fark ettim. Sinagogun girişinde
biraz tereddütle bana yaklaştı. "Dinle, konuşmamız gerek. Burada koşer
restoranı var, oraya gidebilir misin?”
Devamı haftaya...

Soru: Şabat günü futbol oynanır mı?
Cevap: Biz Sefaradlara göre Şabat günü futbol oynanmaz. Aşkenazlar ise bu
konu da daha hafif görüşlere göre davranırlar. Ancak Aşkenazlar’a göre bile
sadece beton sahada oynanır. Ancak çimli bir bahçede oynanmaz.
Soru: Şabat günü çocuklara lego verilir mi? Yoksa Lego yapmak inşa
etmek melahasını ihlal etmeye girer mi?
Cevap: Şabat günü tekrardan bozulup tekrardan yapılacak bir şey için “bone
— inşa etme” melahası söz konusu değildir. Bu nedenle çocuklar lego ile
oynayabilirler.
Soru: Acaba süt torbasını etli bıçakla açabilir miyiz? Eğer açtıysak bıçak
terefa olur mu?
Cevap: Yisrael halkı etli ve sütlü yiyecekler için ayrı çatallar bıçaklar
kullanmayı adet edinmişlerdir. Bu nedenle kesinlikle etli bıçakla süt torbası
kesilmemelidir. Ancak bilmeden kesildiyse ve bıçağın üzerinde et parçacıkları
kalmadıysa, süt içilebilir. Eğer hala bıçağın üzerinde etli lekeler kaldıysa,
konusunda uzman bir hahama danışılır.

9

TÜM KALBİNLE KUSURSUZ DUA

Geçen haftaki yazımızda çocuk sahibi olmak isteyen bir Yahudi’nin hikayesine
başlamıştık. Rav Pinkus da onu geceyarısı bir ormana getirmiş ve orada
bırakmıştı.
Yahudi kendisini tek başına ormanın içinde buluvermişti. Her yer zifiri
karanlıktı. Karanlık içine düştüğü durumu çağrıştırıyordu sanki.
Rav Pinkus ondan tüm kalbiyle dua etmesini ima ettiğini anlamıştı ama bunu
nasıl yapacaktı?
Galiba kalbin açılması gerekiyordu ve bu gerçekleşmedi. Çünkü yarım saat
sonra Rav geri geldi, arabasından indi ve ona bakıp, “gözlerin yeterince kan
çanağı olmamış” dedi ve arabasıyla geri döndü.
Sonunda gerçekleşti — kalbi açıldı. Haykırmaya, hıçkırıklarla ağlamaya
başladı. Bunu daha hiç yapmamıştı. Duaları göklerle kadar ulaştı ve hakkındaki
olumsuz kararları birer birer yırttı. Rav Pinkus bunu görünce onu arabasına
aldı ve evine geri götürdü.
O yıl nur topu gibi bir erkek çocukları oldu.
Zoar Akadoş şöyle der, “Bir kişi dua ederken sesini yükseltebilir ve gözlerin
göz yaşları dökebilirse bu kusursuz bir duadır ve hiçbir zaman cevapsız
kalmayacaktır.”
Çarşamba günü Rabi Avraam İben Ezra’nın meldado günüdür. İben Ezra
kutsalların kutsalıydı, Tora yüzünde parlardı ama hayatı çok zorluklarla
geçerdi. Geçimini sağlayabilmek için ne yaptıysa işinde beraha göremedi. O
kadar ki, kendi şansını şu şekilde tanımladı — “eğer kefen diken birisi olsaydım,
insanlar ölmezdi. Eğer evleri aydınlatmak için mum yapsaydım, güneş
batmazdı.”
Günlerden bir gün Rabi Avraam’ın gözleri ağrıyordu. O zamanlar ne sağlık
sigortası, ne de dispanser vardı. Doktora gidebilmek için ödeme yapmak
gerekiyordu. Ancak onun parası yoktu ve sonunda aynı zamanda doktor olan
Rabi Moşe ben Maymon yani Rambam’ı görmeye karar verdi. Uzun bir
yolculuktan sonra umutla ve dualarla Rambam’ın gözlerini iyileştirebilmesi
için gerçek elçi olmasını umdu.

10

Rambam İbn Ezra’yı güler yüzle kabul etti. Büyüteç ile önce sağ, sonra da sol
gözüne baktı. Sonra da hiç ama hiç beklemediği bir cevapla ile karşılaştı —
“derhal alın bu köleyi buradan ve onu koyun ağılına yerleştirin.”
Rabi Avraam böyle bir cevabı beklemiyordu. Bu ne biçim bir tedaviydi? O daha
ağzını açamdan içeri iki tane saray görevlisi girdi ve onu kolundan tuttukları
gibi onu koyunların ağılına götürdüler.
Orada neler oldu, neden oraya götürüldü?

Peraşa Özeti
[www.chabad.org]
(Şemot 21:1-24:18)


Sinay'daki tecrübenin ardından Tanrı Yisrael Ulusu için bir dizi kanun verir. Bunlar arasında, Yahudi köleler; cinayet, adam kaçırma, saldırı ve hırsızlık konularındaki cezalar; zarar ve tazminatları konu alan medeni kanunlar; borçlanma kuralları; dört çeşit emanetçi ve mahkemelerde adaletin yerine getirilmesi için gereken kurallar vardır. 

Peraşa ayrıca yabancılara karşı yanlış davranmamak, yıl içindeki bayramlar, Yeruşalayim'deki Bet-Amikdaş'a getirilmesi gereken tarımsal bağışlar, et ve sütün birlikte pişirilmesi yasağı ve dua konularına değinir. Böylece Mişpatim peraşası, 23 "yap", 30 "yapma" şeklinde olmak üzere, toplam 53 mitsva içerir. 

Tanrı Bene-Yisrael'i Erets-Yisrael'e getireceğine söz verir ve buranın sakinlerinin putperest uygulamalarından etkilenmemeleri konusunda uyarır. Bene-Yisrael, Tanrı'nın emrettiği her şeyi "yapacaklarını ve dinleyeceklerini" beyan ederler. Moşe Rabenu, Yisrael kampının sorumluluğunu Aaron ve Hur'a bırakarak Sinay dağına çıkar ve Tanrı'dan Tora'yı almak üzere orada kırk gün kırk gece kalır.

 

 

Mİ-DRAŞ YİTSHAK
Rav İsak Alaluf

SAYI OYUNLARI

 

Çok fazla mitsva: Yitro peraşasının bitimiyle kanunların işlenmeye başladığı Mişpatim peraşasına geçilir. Peraşa oldukça fazla sayıda elli üç mitsva içerir. Bu mitsvaların kırk iki tanesi “ben adam lehavero” dediğimiz insanlar arası yapılması gereken görevlerdir. Nezikin dediğimiz zarar verici durumların işlendiği Mişna ve Gemara bölümleri buradaki pasuk ve öğretilerle yakından ilgilenir. Peraşamızın “veelle” yani bir bağlaç ile başlaması da daha evvel defalarca dile getirdiğimiz gibi On emir ile sosyal kanunların birbirlerine son derece sıkı bağlarla alakalı olduğunu gösterir.

 

Sinay’da olanlar: Peraşamızın son bölümü bir önceki peraşanın ana teması olan Sinay tecrübesiyle benzer bir duruş sergiler. Moşe Rabenu burada Bene Yisrael’e genel anlamda Tora’yı izah etmekte ve onlardan kurallara uyacaklarına dair söz almaktadır. Bene Yisrael buna “naase ve nişma” uygulamak ve öğrenmek sözünü vermekte Moşe de bu sözü bir “brit” yani antlaşma olarak tescillemektedir. Raşi bu tescilin Sinay tecrübesinden önceki gün yani 5 Sivan tarihinde gerçekleştiğini iddia etmekte RaMBaN, Ibn Ezra ve Or Ahayim gibi bilgeler bu iddiaya katılmamaktadırlar. 

Peraşamızın son bölümünde Tanrı Moşe Rabenu’yu Sinay dağının en tepesine davet eder. Midraş burada Moşe’nin meleklerin de üstüne yükseldiği olağanüstü bir tecrübe yaşadığı konusunda hemfikirdirler. Tanrı Moşe’ye bu ziyareti sonrasında “luhot – taş tabletler”, “mitsva” ve Tora’yı vereceğinden söz eder. Bilgeler verilenin aslında sadece on emrin yazılı tabletler olduğunu mitsva ve Tora’nın nasıl burada bulunabildiğini sorgularlar. Raşi on emir tabletlerinin tamamında Tora’nın yazılı olduğu bilgisini verirken bunun kanıtı Saadya Gaon tarafından kaleme alınan “Azarot” adlı eserle gelir. Azarot Şavuot bayramında okunan bir eserdir ve hangi mitsvanın ne ile bağlantılı olduğunu şiirsel bir anlatımla belirtmektedir.

 

Kaç tane emir? Bilgeler “luhot” yani taş tabletler sözcüğünün “vav” harfi eksik olarak yazıldığını öğretirler. Raşi bunun nedenini Tora’nın ayrı ayrı iki tablete yazılmasına rağmen tek ve bir olduğunu anlaşılması olarak anlatır. On emir iki taş tablette yazılı olmasına rağmen tek ve bir olarak karşımıza çıkar. Mişna Masehet Şekalim’de taş tabletlerde farklı yazım tarzlarına dikkat çeker. Rav Hanina ben Gamliel’e göre her tablette beşer emir yazılıdır. Rabilere göre ise her tablette onar emir yazılı iken Rabi Şimon bar Yohay’a göre her tablette yirmişer emir vardır. Bu tartışmanın mutlaka açıklaması olabilir ama bizler bu noktada bu tartışmaya dahil olmayacağız.

Midraş Tanrı’nın on emir dediğimiz anayasayı insanoğlunun anlayışının çok ötesinde “bedibur ehad” yani bir kerede söylediğini anlatır. Bedibur ehad söylemi aslında Şabat için de kullanılır. Leha Dodi ilahisinde yer alan “Şamor vezahor bedibur ehad” ifadesi Şabat gününün iki temel ilkesine gönderme yapar. “Şamor” Şabat gününü korumayı yani yapılmaması gereken şeylerden uzak kalmayı, Zahor ise yapılması gereken şeyleri yaparak Şabat gününü hatırlamamızı ister. Tanrı bu iki ifadeyi bir kerede söylemiştir. Bu yüzden Yitro peraşasında yazılı on emir içinde “Zahor” ifadesine yer verilirken Vaethanan peraşasında yazılı on emir metninde “Şamor” ifadesi görülür. Benzer bir şekilde Tanrı tarafından on emir bir kerede okunmuş ancak insanın anlayabilmesi için yenilenmiştir. Teilim 62. Mizmorda yer alan “ahat diber E.loim şetayim zu şamati” cümlesi bu durumu açıklar. Bu noktadan hareketle Tora bir bütündür ve tektir. Hepsini duymuş olduğumuzdan ve kabul ettiğimizden Sinay dağının eteklerinde yapma ve öğrenme sözü verdiğimizden her emri yerine getirmekle mükellef olduğumuz akıldan çıkmamalıdır.

On yedi Tamuz tarihi Moşe’nin taş tabletlerle döndüğü ancak altın buzağı günahından dolayı onları kırdığı gündür. Bene Yisrael bu günahı işlerken Tanrı’nın Tek’liğine ve başka ilahlara inanmamak gerektiği emrine karşı gelmişlerdir. Bu noktada “zekenim” yani bilgeler insanlar arası mitsvaların yazılı olduğu ikinci taş tableti kırmaması için Moşe’ye yalvarırlar. Moşe onları dinlemez. Avot de Ribi Natan’ın öğretisine göre Tora Tek ve bölünmezdir. Bir emri ihlal eden kişi aslında Tora’nın tamamına karşı gelmektedir. Burada hepimize yönelik önemli bir ders vardır.

Bazı insanlar Tanrı’ya karşı olan görevlerin uygulanmasına titiz olmalarına karşın insanlar arası emirlere fazla dikkat etmezler. Bu ayrın birçok yerde bir yanlış olarak belirtilir ve yukarıdaki öğretimiz ışığında Tora’nın tamamına karşı gelmektir. İnsanlar arası ilişkilerde dikkatli olan bazı yaklaşımlar Şabat, Kaşerut, Taarat Mişpaha gibi emirleri dikkate daha az alırlar. Bu da birçok yerde istenmeyen bir hareket olarak belirtilir ve Tora’nın tamamına karşı gelmek olarak kabul edilir.

 

Sayılarla oyunlar: On emir metni altı yüz yirmi harf içerir. Kimi görüşler altı yüz on üç emir ile Noah oğullarının yedi mitsvasını buna ekler. Ancak bu yedi emir Tora’da zaten bulunmaktadır. Bilgelerin ortak görüşü “taryag” dediğimiz altı yüz on üç emre yedi Rabinik emrin ilave edilmesiyle altı yüz yirmi sayısına ulaşıldığıdır. Bu Rabinik emirler “netilat yadayim”, “Berahot”, “Eruvin” yani Şabat günü taşımak için sınır oluşturma, Şabat mumunun yakılması, Megila okunması, Hanuka kutlanması ve Allel söylenmesi şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Altı yüz yirmi sayısı aynı zamanda “taç” anlamına gelen “keter” sözcüğünün de sayısal değeridir.

Güzel bir Gematria ile sözlerimizi noktalayalım: Yahudiliği kabul eden en ünlü kişilerden biri olan Rut ismi altı yüz altı sayısına denktir. Rut Noah oğullarının yedi mitsvasını zaten yerine getirmektedir. Naomi ile geri dönünde buna altı yüz altı mitsva daha ekler ve Tora’nın tamamını uyguladığını ilan eder.  

 

DİVRE TORA
Rav Selim Eskenazi

Dulların ve Yetimlerin, Nasıl Dua Edilmesi ile İlgili Verdikleri Ders

 

Kişi, Yetimlere ve Dullara acı çektirirse ve onlar, Bana (Tanrı’ya) çığlık atarlarsa, Ben (Tanrı), onların çığlığına kulak vereceğim. 

Bu pasuk, bakıldığı zaman çok basit ve anlaşılır gözükse bile, Tefila ile ilgili çok derin bir mesaj vermektedir. 

Aş-em yişmor, kişinin başına bir sıkıntı geldiği zaman her türlü çabayı gösterir, tabi bu çabalarla beraber haykırarak dualarıyla gökleri inletmeye çalışır. 

Tüm yaptıklarında, kapı kapı dolaşan bir fakir gibidir. 

Herkesten biraz biraz toplamaya gayret gösterir. 

Mesela sağlık için doktorlara, tedavilere ve duaya başvurur. Dua, çaldığı kapılardan biridir. 

Herkes biraz biraz verirken, yapılan dua karşısında Aş-em de göklerden biraz yardım gönderir. 

Herkes bilir ki, kapıyı çalan fakir, çok ihtiyaçlı pozisyonundadır. 

Fakat herkes kendi kendine der ki: "Nasıl olursa başka kapıları çalacak. Ben de biraz veriyim ki pastada benim de payım olsun."

Bir fakir kapıyı çaldığı zaman, kapıyı açan ev sahibi dünyadaki en cimri kişi olsa bile, o kişiye, ihtiyacı olanı vermezse, hayat tehlikesi olduğunu bilirse, o fakire ihtiyacını verir.

Ama insanın bilinçaltı şu şekilde çalışır: "Ben vermezsem, tabi ki ölecek değil!" Has ve Şalom, kimse, "ölürse ölsün, bana ne", demez.

Kişi, sıkıntıda olduğu zaman, Tanrı’dan yardım isterken, "Tanrı, sadece Sen bana yardım edebilirsin, başka kimse yardımcı olamaz" derse, Tanrı, o kişiye merhamet edecektir. 

"Sadece, Sen beni kurtarabilirsin, kurtuluş sadece Senin Elinde"...

Ester'in Kral'ın Önüne düştüğü gibi..."Bu Sert Kararı, ancak Sen iptal edebilirsin"... 

Yetim ve Dul, Tanrı’nın Önü'ne geldikleri zaman, Tanrı, "onların çığlığına kulak vereceğim", der. 

Onların, çareyi sadece Tanrı'dan bekledikleri barizdir.

David aMeleh, Teilim'de şu şekilde yazar: "ki Avi veİmi azavuni, vAş-em yaasfeni", "çünkü Babam ve Annem beni bıraktılar ve Tanrı beni kurtaracak"...

Eğer, sadece Tanrı’ya dönmeyi başarabilirsek, O'nun dualarımıza cevap vereceğine şüphe yoktur!

 

GÜNLÜK YAŞAMDAN
(Kaynak: www.hidabroot.org)
Rav İzak Peres

 

Çocuklarımıza isim verirken anne baba sırası Tora’ya göre nasıl gözetilir?

 

Toplumumuza ismini veren Yaakov’un dördüncü oğlu Yeuda’nın ilk eşinden üç oğlu olur. Bunlar Er, Onan ve Şela adlarını alır. Er ismini verirken ismi veren kişi eril yani baba olarak gösterilir. Onan ismi verilirken ise dişil ifade yer alır bu da ismin anne tarafından verildiğini gösterir. Tora’ya göre  önce isim verme sırası baba ve anne olarak dönüşümlü bir şekilde karşımıza çıkar. Geleneklerimize göre ilk çocuğa babanın, ikinci çocuğa ise annenin yakınlarının ismi verilir. 

 

AKLIMIZDAN GEÇENLER
Rav İsak Alaluf

 

Kuzeydeki İsrael krallığını oluşturan On Kayıp Kabile'nin bugün nerede olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Bu insanların torunlarını bulmaya çalışan var mı?

 

Oldukça güzel olan bu soruya yanıt vermeden önce biraz tarihsel perspektife bakmaya çalışacağız.

Kral Şelomo’nun ölümünden sonra başa geçen oğlu Rehavam zamanında bir isyan meydana gelir. Kral Şelomo zamanında isyan etmeye kalkıp da sonra geri çekilmek zorunda kalan Yarovam ben Nevat bir kez daha ayaklanır. Rehavam’ın yanlış tutumu sayesinde krallık ikiye bölünür. Kuzeyde on kabilenin yer aldığı İsrael krallığı ile güneyde Yeuda ve Binyamin kabilelerinin yer aldığı Yeuda krallığı. Kurulduğu günden itibaren son kral Oşea dönemine kadar putperest bir krallık olan kuzeydeki İsrael krallığı Asur krallığı tarafından yıkılır. Halkı başka kavimlerle karışır ve kaybolur. Günümüzde İsrael’de yaşayan kaybolan İsrael krallığının halkı ile yerli halkın karışımı olarak nitelendirebileceğimiz “Şomronim” adı altında bir grup yaşamaktadır.

Güneydeki Yeuda krallığı ise varlığını sürdürmeye devam eder. MÖ 586 yılında bu krallık da Babilliler tarafından yıkılır ve halkı Babil’e sürülür. Farklı olarak Yahudiler kimliklerini korumaya devam ederler. Yetmiş yıl sürgünün sonunda Yeruşalayim ve kutsal topraklara dönerler ve varlıklarını ikinci Bet Amikdaş süresince 420 yıl daha devam ettirirler. Bu devam MS 70 yılında Romalılar’ın Bet Amikdaş’ı yıkmasıyla kesintiye uğrar. Yahudiler dünyanın dört bir yanına sürgün edilirler. Bir kısım Yahudi ise Erets Yisrael’de kalır ve örgütlenir. Kral Hadrian döneminde çıkan Bar Kohba isyanı 135 yılında başarısızlıkla sonuçlanınca ülkedeki Yahudi varlığı uzun bir süreliğine sona erer.

Bu bilgilerden sonra Rabimizin on kabile ile ilgili soruyu nasıl yanıtladığına bakalım: 

Belli ki bu kabileler doğuda bir yere, muhtemelen Kürdistan, Afganistan, Suriye ve İran bölgelerine yerleşmişlerdir.  Çoğunun sürgün edildikleri toplumlara asimile olmaları çok muhtemeldir. Buna göre kalıcı olarak kaybolmuşlardır. Gemara Masehet Sanhedrin 110B’de yer alan öğretinin Raşi açıklamasına göre Maşiah zamanında Yahudi halkına bir daha katılamayacaklardır. 

Öte yandan Yeşayau, Yirmiyau ve Yehezkel peygamberlerden, On Kabile'nin Yahudi kimliğini korumuş olabileceğine ve sonunda Yeuda ve Binyamin kabileleri ile yeniden birleşeceğine dair işaretler vardır.

Üçüncü bir görüş, birçoğunun sürgüne gönderilmeyen Yeuda kabilesine yani güney krallığına kaçtığı yönündedir. Zaman içinde onlar hangi kabileden geldiklerini unutmuşlardır.

Günümüzdeki varlığını sorgulamaya gelince, bazı Etiyopyalı Yahudilerin Dan Kabilesinden ve Hindistan'daki bazı Yahudi kabilelerin Menaşe soyundan gelebileceğine dair görüşler mevcuttur.

 

HAFTANIN SÖZÜ

Gerçek benlik saygısı, yüzeysel statü belirtilerine değil, ruhsal gelişiminize odaklanmaktan gelir. Çünkü hiç kimsenin "paketi" doğası gereği diğerinden daha iyi değildir. (Rabi Zelig Pliskin)

KUTUPHANE
bottom of page